Farklılıklarımızla bir arada olma fetişizminin neticeleri
KA-DER afişlerinde "meclise girmek için erkek olmak şart mı?" diye sordu Radikal köşecisi, anti-feminist Nuray Mert soruya soruyla cevap verdi: "Meclis'e girebilmek için başı açık mı olmak lazım?". Olaya Yeni Şafak el attı, meşhur türbanlı fotoğraf çıktı ortaya. Peki, bu karede feministler ne arıyordu? Bunu tartışmak gerekiyor.
Geçtiğimiz Mart ayı içinde, Kadın Adayları Eğitme ve Destekleme Derneği Ka-Der, kadınların parlamentoda daha yüksek oranda temsilinin sağlanması, mecliste kadın sayısının artırılması için bir kampanya başlattı. KA-DER ciler 2007 seçimlerinden önce yapılması gerekli yasal değişikliklere ilişkin bir de paket hazırladı. Bu pakette Anayasa (md: 8), Siyasi Partiler Yasası (md: 6), ve Seçim Yasası (md: 1)'nda değişiklik öneriliyor; tüm partilere en az yüzde 30 kadın kotası uygulama zorunluluğu getirilmesi talep ediliyordu.
Kampanya?nın afişinde kendilerine kalemle bıyık yapılmış bazı ünlü kadınlar poz verdiler; sloganları da "Meclise Girmek İçin Erkek Olmak Şart mı?" ydı. Siyasi mücadelenin medyatikleştirilmesini doğru bulmam ama neme lazım komik, çarpıcı, ses getiren bir afişti. Bazı insanlar kadınların seçimlerdeki temsiliyet meselesini ve kotayı konuşmaya başladılar.
Tayyip Erdoğan bile "Mal mı ki bu- kadınları kast ediyor- kota veriyorsunuz, böyle saçmalık olmaz." diyerek olaya bir noktadan katıldı. Bu vesileyle biz de onun kadınlar hakkındaki gerçek duygu ve fikirlerini öğrenmiş olduk. Danışmanlarla da bir yere kadar gidiyor iş tabii ki.
Bu memlekette hangi düşünceden olursa olsun feministler, kadın haklarına ilişkin bir ihlalden, bir ezilme halinden bahsederek taleplerini dile getirdiklerinde, her daim erkeklerle, erkek politikacılarla el ele kol kola dolaşan ve siyasi bilinçleri "Erkekleri de kadınlar yetiştirmiyor mu canım?" düzeyinden bir adım ileri gidemeyen, anti- feminist köşe yazarı kimi kadınlar ve kadın düşmanı erkekler hemen devreye girip, sanki ayrımcılıktan sorumlu olanlar erkekler değil, feministlermiş gibi "Kadın hakları için mücadele edenler, nerede şu kadının veya bu kadının hakları?" diye onlara hadlerini bildirirler.
Bu ateşli hesap sorucuların başında Nuray Mert geliyor.
KA- DER?in kampanyası, Nuray Mert'e her zaman olduğu gibi feministlerin neyi yanlış yaptıklarını ya da şimdiye kadar neyi yapmadıklarını hatırlattı. Bunun türban meselesi olması son derece tesadüfi bir konu bence. Yani Mor Çatı "koca dayağına hayır, sığınak istiyoruz" diye bir kampanya başlatsaydı? Muhtemelen "ama kadınlar da çocukları dövüyor, mor çatı bu konuda niye bir şey demiyor" derdi.
Köşesinde konuyu gündeme getirdi. Üslup "KA- DER'cilere soruyorum." şeklindeydi -yüksek bir yerden alttaki biz ölümlü mahlûklara bakan ulu kanaat önderleri, hep sorarlar-: 'Meclis'e girebilmek için başı açık mı olmak lazım?'. İyi bir zamanlama?
Marksizmi bilmeden Marksistleri eleştiren- bir yazısında öyle diyordu yalanım yok valla- yazarımız, feminizmi bilmeden feministlere hesap sorabilme cesaretine de sahip tabii ki. Ama feministler -hangi kanattan olurlarsa olsunlar- herkese cevap üretmek zorunda değiller elbette.
Liberalinden radikaline feminizm, kadınların kendi öz deneyimleri üzerinden politika yapılması gerektiğini savunur. Dolayısıyla KA-DER'de bulunan kadınların kendi öz deneyimleri üzerinden, kendilerine benzeyen kadınlarla birlikte talep üretmelerinde, kampanya başlatmalarında şaşılacak bir şey yok. Türbanlı kadınlar adına bir şeyler yapsalardı bu hadlerini aşmak olurdu
Dindar kadınlar seslerini çıkardıklarında, KA-DER'ciler onlarla dayanışabilirler, bu ayrı konu. Dindar kadınların türbanları nedeniyle eğitim ve kamusal yaşamda yer alma haklarının elinden alınmasına karşı çıkan, feminist kadınlar ve feminist akımlar daima oldu. İlgilenenler Pazartesi Dergisi'nin eski sayılarına bakabilirler.
Ama türbanlı kadınlarla KA-DER ister dayanışır ister dayanışmaz, bu onların feminizm anlayışlarıyla ilgilidir, kimse niye bunu yapmadınız diyemez, zira onların feminizm anlayışları çerçevesinde bu sorunun mutlaka bir cevabı vardır.
Nuray Mert yazar da erkekler boş durur mu? Yeni Şafak mevzuya hemen daldı, cingöz gazetecilik örneği vererek, kampanya afişine karşı bir fotoğraf dayanışması örgütledi. Onlar da kendi başı açık elitlerini bir araya toplayarak türbanlı kadınlar adına poz verdirdiler; fotoğraf karesinde Amargi'li feminist dostlarımız da vardı.
"Fotoğraf kanıt oluşturur. Duyduğumuz ancak kuşkuyla karşılaştığımız bir şey, bize onun bir fotoğrafı gösterildiğinde kanıtlanmış sayılır." diyor Susan Sontag; bu kanıt karşısında epey hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Ama hayal kırıklıklarımız, üzüntünün yanı sıra yerimiz ve duruşumuzu hatırlatmanın imkânını da sunar bizlere. Bu imkân değerlendirilmeli.
Evet, ülke seçim atmosferine girdi, politik alanda söz sözleyen ve iddiası olan
parlamento içi, parlamento dışı partiler; düzen içi, düzen dışı hareketler durdukları yerden seçim sürecine eklemlendiler. Seçim kadınları da ilgilendiriyor, dolayısıyla bu süreç kadın ezilmesi ve sömürüsü temelinde bu düzenle ve geçmiş gelecek tüm patriyarkal düzenlerle maddi, ideolojik, kültürel anlamda sorunu olan, onu değiştirmeye çalışan feministleri de politikalar geliştirmeye, bir şeyler söylemeye zorluyor.
Seçimlerin, her feministi ilgilendirme derecesi, biçimi tabii ki birbirinden farklı. Kimi için siyasette eşit temsil, meclisteki kadın sayısının artırılması önemliyken; benim de içinde olduğum bazı feministler açısından eşit haklar için mücadele tamam da bizim derdimiz patriyarkanın ortadan kaldırılması, yani devrim. Oraya varana kadar yapılması gerekenler var ama nihai hedef hiç unutulmamalı. Bunu hatırlamak, özellikle - uzamda mı, zamanda mı olduğunu bir türlü anlayamadığım- "öteki kadına", onun kültürel haklarına ve kimliğine saygının ve "farklılıklarımızla bir arada olmak" klişesinin her şey, nihai hedefin hiçbir şey olduğu günümüz reel feminist ortamında çok daha fazla önem kazanıyor. Bazen sahte güneşlere ve anın neonlarına kendimizi öyle kaptırıyoruz ki göz kamaşmasından bırakın geleceği, iki adım sonrasını göremiyor, "bazı dost ve müttefiklerle" aynı karede bulabiliyoruz kendimizi.
Bir vakitler komünistin de feministin de hangi durumlarda ne tür tutum alacağını gayet net biçimde bilebiliyorduk. Sakin, kendi mecraaında ilerleyen herhangi bir toplantıda kafası atık biri çıkıp " ama kapitalizm, ama sınıf mücadelesi" diyebiliyor, öfkesi burnunda bir feminist kadın "patriyarka, onun kadınları baskı altına alma mekanizmaları" diye ortalığı karıştırıp "medeni" ortamlara çomak sokabiliyordu. Şimdi revaçta olan tutum, ortamı bozmamak? Zımni ya da açıkça kabul edilen bir de genel ilke var: Esneklik. Bir yerde, bir fikirde çakılıp kalmak dünyanın en büyük günahı artık? İşler geçici, ideolojik tutum alışlar geçici, ilişkiler geçici; esneyebildiğimiz, kimdir, nedir diye bakmadan içerdiğimiz ve içerildiğimiz oranda ayakta durabiliyoruz.
Çünkü esnememek, bir yerde uzun süre durmak kırılmak demek, çünkü durmak ölümle, öldürülmeyle eşdeğer.
Burada müsaadenizle Richard Senett'ten bir alıntı yapmak istiyorum:
"Önde gelen iş adamları ve gazeteciler günümüz kapitalizminin ayırt edici niteliği olarak küresel piyasayı ve yeni teknolojilerin kullanımını gösteriyor. Bu doğru olsa da, değişimin başka bir boyutu eksik kalıyor: Zamanı, özellikle çalışma zamanını organize etmenin yeni biçimleri. Bu değişimin en çarpıcı sembolü ?uzun vade yok? şeklindeki slogan. Sadece bir veya iki kurumun koridorlarında adım adım ilerleyen geleneksel kariyerler yok oluyor; kişinin çalışma yaşamı boyunca becerilerini değiştirmeden ilerlemesi mümkün değil artık."
'Uzun vade yok', güveni sadakati ve karşılıklı bağlılığı aşındıran bir ilkedir. Güven bazen bir iş anlaşmasında ya da oyunu kurallara göre oynama konusunda başkasına itimat etmede olduğu gibi tamamen formel bir meseledir. Ancak insanın zorlu bir görev üstlendiğinde kime güvenebileceğini bilmesi gibi daha yoğun güven deneyimleri; genelde enformel olur. Bu tür sosyal bağlar ancak zamanla gelişir; kurumların çatlak ve boşluklarına köklerini salar?
Feminizm düzen karşıtı bir harekettir. Patriyarkaya karşı her alanda zorlu bir mücadeleyi gerektirir ve bence feministler arasındaki güven deneyimleri "enformel" olarak tanımlanan güven deneyimlerine girer. Ama yukarıda bahsettiğimiz esneme halinin getirdiği, oyunu kurallarına göre oynama mantığı nedeniyle ne yazık ki bazı feminist dostlarımız itimat edecekleri kadınlar konusunda ciddi bir hata içindeler.
Farklılığımızla dayanışmalıyız tamam da sizin dayanıştığınız kadınlar türbanlı kadınlar değil ki, onları temsil ettiğini iddia eden anti- feminist bir grup kadın ve onların akasındaki gazeteci erkekler.
Ayrıca kadınlar arasındaki kültürel ve kimlik farklılıklarının bu kadar abartılması, farklı kadınları kendi içine kapatıp, onların farklılıkları içinde hapsolmalarına yol açarken, bir yandan kadınlarla erkekler arasındaki çıkar faklılığının, ezilme sömürülme ilişkisinin üzerini örterek düşmanı muğlâklaştırmıyor mu? Nazlı Ilacak, Nuray Mert, Leyla İpekçi açısından ?baş düşmanın? üzerinin örtülmesinde bir sakınca yok. Ama feminizm ve feministler için bu temel bir mesele.
Çok önemli bir konu daha var. KA-DER bir kadın kuruluşu. Başlattığı kampanya eleştirilebilir, ya da eksik bulunabilir ama erkek egemenliğini hedef alıyor, bıyıklıları hedef alıyor doğrudan. Erkeklerin kalelerinden birinde bulundukları yerden ve kendi yöntemleriyle gedik açmaya çalışıyorlar.
Türbanlı fotoğraf girişimi ise KA-DER?in bu eylemine karşı geliştirilen bir eylem; erkekleri değil kadınları, daha doğrusu, feminizm konusunda fikirlerini paylaşmasam da bir kadın örgütünü hedef alıyor.
Türkiye feminist hareketi tarihine baktığımızda bir grup kadının haklarını savunduğunu iddia eden anti- feministlerle, feministlerin bu türden işbirliklerine ve birlikte olma hallerine pek rastlayamıyoruz. Bu açıdan Amargi?li arkadaşların bir ilke imza attıklarını söyleyebiliriz.
Ama, liberal, sosyalist, radikal feministlerin kadın ezilmesine ilişkin temel bir konuda ya da eşit haklar için verilen yasal mücadelelerde birlikte hareketlerine epey tanıklık ettik.
Eşit haklar için hukuksal alandaki mücadelenin başlatıcıları radikal ve sosyalist feministler değildi çoğu kez. Bu tür eylemlerin örgütleyicisi genellikle liberal feministler oldu. 1993'te Medeni Kanun kampanyasını başlatanlar onlardı örneğin. Ama gerek sosyalistler, gerek radikaller, onların eyleminin önünü tıkayan etkisini azaltan, bir tutum içinde olmadılar. Tamam, kendi aramızda eleştirdik, eksikliklerini vurguladık, tamamlayıcı eylemler yaptık; ama bunu feministlerle yaptık.
Burada sorun Ülkü'nün 8 Nisan tarihli radikal iki de belirttiği gibi "bıyığa karşı türban ittifakı" başlığının olayı çarpıtması değil; hiçbir başlık olmayana vurgu yapıp, olmuş gibi gösteremez. Asıl mesele ?farklılıklarımızla birlikte olurken? birlikte olduklarımızın kim olduğu hakkında düşünmemek galiba. Ya da yapıp edilenin ilk ve dolaysız sonuçları dışındaki durumlara sonuçlara kulakları ve algıyı kapatmak? Ama karmaşıklıkları ne kadar törpüleyip, esnekliği ne kadar artırsanız da, her şey bir yere kadardır. Ülkü keşke Nuray Mert'gillerle dayanışacağı yerde "Ya arkadaşlar işin bir de şu yönü var...", diye feministlerle konuşup onlarla dayanışsaydı. O zaman birbirimizin altını oymadan nasıl eylemler geliştirebileceğimiz konusunda feminist bir pratiğimiz daha olurdu. KA-DER?in kampanyasının bir ayağı diye, belki buna diyebilirdik.
Şunu hatırlamakta yarar var; feminizm ayrılıkçı bir ideolojidir ve aynı zamanda bir çatışma ideolojisidir. Düzen karşıtıdır. Yaşamın her alanındaki erkek iktidarını deşifre etmekle yetinmez, onu ortadan kaldırmaya da çalışır. Bu elbette sancılı bir süreçtir. Feministlerin huzursuz ve sinirli kadınlar olması, düzen taraftarları tarafından sevilmemesinin altında ev içlerinden sokak ortalarına ve de siyasi arenaya kadar "Sen beni seviyorsun, ben de seni; sen şundan vazgeç ben de bundan" türünden sahte mutabakatlara pas vermemesi yatar.
Şu sıralar feminizmin bu çatışma ideolojisi olduğu unutuldu. Bu, bizim düşmanlarımıza karşı elimizi zayıflatırken kendi aramızda yapmamız gereken tartışmaları da sekteye uğratıyor. Farklılıklarımızla bir arada olmaktan bir uyum, bir pışpışlama hali anlaşılıyor. "Aman ne güzelsiniz, ne kadar cesaretlisiniz" le olmaz bu işler. Kan çıksın demiyorum, ama birbirimizle de ideolojik olarak çata çat mücadele etmeyi göze almamız gerekiyor. Bu iş başka türlü olmaz.
Necla Akgökçe
Expres Dergisi Nisan/Mayıs 2007 sayısı