Son günlerde, adını sıkça duyduğumuz yazarlardan biri Nuray Mert. Kendisiyle 2002 yılında Pazartesi için yaptığımız söyleşiyi son yazılarının üzerine yeniden yayınlama ihtiyacı duyduk...
Nuray Mert Radikal'in en çok okunan köşe yazarlarından biri. Onunla solculuğunu, Müslümanlığını ve kadınların durumuyla ilgili görüşlerini konuştuk. Nuray Mert sizi şaşırtabilir.
Sen basının iki solcu sanılan gazetesinden birinde yazıyorsun.
Öbürü hangisi?
Cumhuriyet. Radikal'de sanki yoksulluk diye bir şey yokmuş, zenginlerle yoksullar arasında bir fark yokmuş gibi bir hava var. Solculuk düşünce özgürlüğüyle sınırlanmış durumda. Bunu bozan nadir kalemlerden birisi sensin.
Ben artık kaba saba şeylerden bahsedilmesinden yanayım. Bir zemin temizliğine ihtiyacımız var. Bu anlattığın şeyin adı Neo-liberalizm, şimdi hâkim olan söylem. Ben öteden beri kendimi solcu diye tanımlarım çünkü eşitlik ve sosyal adalet vurgusunu önemsiyorum. Bütün insanlık tecrübesinde geriye doğru baktığımızda şunu görüyoruz; bir takım hiyerarşik ilişkiler kuruyor insanlar. Ben bu ilişkileri içime sindiremiyorum. Bugünlerde sol sadece düşünce özgürlüğü olarak görülüyor tespitin ya da hatırlatman çok doğru, çünkü aslında o da Neo-liberalizmin bir uzantısı. Bunun dibinde piyasa mantığı vardır. Koşullarından bağımsız olarak özgürlük savunmak aslında bütün fikirler piyasaya çıksın, rekabet etsin, iyi olan kazanır demek. Bu fikirlerin tartışılmasının, koşullarından bağımsız bir özgürlük arayışı olacağı için, aslında gerçek bir özgürlük arayışı da olmadığı çıkacaktır ortaya. Bir insan savunduğu şeyi, hangi araçlarla, arkasında hangi güçle, hangi imkânlarla savunuyor? Bunu konuşmazsak hiçbir şey konuşmuş olmayız.
Şimdi IMF'den ABD'ye bir yoksulluk lafıdır gidiyor. Hâlbuki biz yoksulluğun gelir farkından değil sınıfların varlığından kaynaklandığını biliyoruz.
11 Eylül'den sonra bu yoksulluk söylemi arttı tabii. Ama hep vardı. Mesela hayırseverlik de bir tür yoksullukla ilgilenmek. Başlı başına kötü değil ama siyaseti bunun üzerine oturtamayız diye düşünüyorum. Çünkü dediğin gibi bu gelir dağılımından daha derin bir mesele. Bu dünyayı da tasarlamalıyız. Sovyet deneyimi çöktü diye bütün bir söylemin de çöktüğünü iddia etmek bir ayak oyunundan başka bir şey değil. Bir tarihsel tecrübeyle bir söyle nasıl bir tutulabilir ki? Marx sömürüyle uğraşıyordu; şimdi sömürmek bile istemiyor ileri kapitalist toplumlarda kapitalizm, insansız bir ekonomi kurmak peşinde.
Böyle mi gerçekten?
Yani bu esnek emek falan, gittikçe daha az istihdam edecek şekilde teknoloji gelişiyor.
Ama dünyanın başka yerlerindeki emeği?
Dünyanın başka yerlerindekiler bir sorun. Bunları bile bir tarafa bırakalım, velev ki bunlar olmasın ve herkes ileri sanayi toplumu düzeyinde yaşasın, sorun çözülmeyecek. Diyeceksin ki onlar işgücünü emeğin ucuz olduğu başka toplumlara bıraktılar. Diyelim ki insansız üretim yapılıyor ve işsiz insanlara maaş da bağlandı. Yani geçim sorunu da yok. Benim takıntılı olduğum şey hiyerarşiler ve bu illa gelir üzerinden de kurulmaz. Değil mi ki bazı insanlar ötekilere üstünlük taslayacakları kurgular içinde yaşıyorlar ve biri ötekine tabi olmak zorunda kalıyor; bütün bu kurgularda, yine itiraz edecek bir şey var. Batı toplumlarını falan örnek gösteriyorlar ki bizim öyle bir şey olabilmemiz mümkün değil, çünkü onların öyle olması bizim böyle olmamıza bağlı.
Ancak, bazılarının üretim araçlarına sahip olmasının, bazılarınınsa emeğini satarak geçinmek zorunda olmasının ortadan kalkmasının yeni bir hayat yaratacağını söyleyen devrimci düşünce ile sosyal demokrasi arasında nereye koyuyorsun kendini?
Gelişmiş Batılı toplumlarda neyi savunabiliriz, burada neyi savunabiliriz arasında derin bir fark var. Biz burada sosyal güvenlik meselesini bile halledebilmiş değiliz.
Halledebilir miyiz bu meseleleri?
Onlar öyle biz böyleyken değil tabii. Bir kere yol ayrımı şurada, paylaşmadan yana siyasetlerden yanayım ben. Bunu da utanmadan söylüyorum, mesela ağır vergiler, daha sosyal demokrat, daha sosyalizan programlar. Bunu derecesi tartışılır ama ben mümkün mertebe paylaşmadan yanayım ve her uyandığımda da kendimi sınıyorum bunu ne kadar yapabilirim diye. Her insanın da kendisini sınaması lazım bu konuda. Paylaşmak mı insan onuruna yakışır, yoksa başka bir şey mi? O yüzden hâlâ özel eğitime karşıyım ve sonuna kadar karşıyım. İnsanın hayat şartlarının doğduğu yere göre belirlenmesi büyük haksızlık. En büyük iktidarlardan bir tanesi enformasyon, kendini geliştirebilmek. İnsan kedi yavrusu değil ki kendi kendine büyüsün. Bu çok haksız bir şey, belki sistemin mantığı açısından doğru. Ama ben öyle hem özel eğitim olsun hem devlet üniversiteleri bununla yarışacak hale gelsin falan değil, toptan karşıyım. Bu gerçekçi olmasa bile ama bizim hiç utanmadan bunu savunmamız lazım.
Niye gerçekçi olmasın?
Bu reel politikalara aykırı. Aslında bu reel politikalar da itikatla belirlenen şeyler. Çaba harcarsın ve oldurursun. Bir kamu otoritesinin, adına devlet deyin, bir biçimde gelir devşirip, o ülkeye doğan herkese kaliteli eğitim verebilecek bir organizasyon yapması gerekiyor. Yok devletten mi bekliyorsun bunu, hayır bizden bekliyorum. Hepimiz elimizdekinin bir kısmını bu ortak fona devretmeliyiz ki burada doğan her çocuğa bir şans tanıyalım. Sıfır yaşındaki bir çocuğa karşı sorumluluklarımız var. İnsana önem veriyorsak, ki bakın temel şeylere gidiyoruz. Müslüman olduğum için insana ekstra ekstra anlamlar yüklüyorum.
Bütün toplumsal servet kamunun olamaz mı?
Bilmiyorum, bunun mekanizması nasıl olur bilmem ama anlayış daha önemli bence. Böyle bir anlayışta olursak el koymalara falan da gerek kalmaz. İşleri böyle oldurmaya çalışırız. Bizim çocuğumuz çok iyi haldeyken sokaktaki çocuktan selpak alarak katkı yapıyorsak olmaz bu. Zaten sorunlar teknik şeylerden değil, anlayıştan çıkıyor. Bencilliğimizden vazgeçmemekten çıkıyor.
Sen kendine benzeyenlerin yapması gerekenlerden söz ediyorsun, yani bir paylaşımda vermesi gerekenlerin yapacağı şeylerden. Ama asıl değişikliği yapacak olanlar, çoğunluk alacaklı olanlar. Onlar ne yapsınlar? Seni okuyanlar arasında onlar var asıl.
Bir kere herkes elinden geleni yapsın, ben hayata katılmamayı, bir şey üretmemeyi sorun yapan biriyim.
Ama o Sarıgazi'nin sorunu değil, o Beyoğlu'nun sorunu...
Hayır tembellik hakkını tamamen savunuyor değilim. İşte onlar yan gelip yatsın devlet veya kamuda biz onlara çalışalım, pay verelim şekline bu işi döndürmemek lazım. Bir kere tembelliği ahlaksızlık olarak görüyorum. Zaten kimsenin tembellik hakkı falan istediği yok canım, insanlar çalışmak, üretmek istiyor, hayata katılmak istiyor. Engelleniyor. Öncelikle bu hakların tanınması lazım. Onların da bunun hak olduğuna inanması lazım. Yoksulluk öyle marjinalize edildi ki, sanki fakirlerin hakkından bahsetmek tembellik hakkından bahsetmek gibi anlaşılıyor. İkincisi onların toplumun temel zenginliğinden hakları olduğunu düşünmeleri gerekiyor. Bunda hicap duyacak bir şey yok. Böyle bir özgüvenden bahsediyorum, hırçınlıktan değil.
Peki ne yapsınlar?
Bütün adaletsiz, hiyerarşik toplumlar hep şunu vaat eder veya dayatır. Birileri iyi yaşıyorsa bunu hak ediyorlardır, birileri daha iyi yaşıyorsa bunda karşı çıkılacak bir şey yok çünkü onlar özel insanlardır. Neo-liberalizm çok elitist bir biçimde kendini ifade etmiyor, dolaylı bir elitizm söylemi. Daha elitist söylemlerde bu vardır. Asalet söylemi? İnsanların temelde aynı kan, et, ruh, beyin falan değil de sanki başka başka bir şeylerle daha başından farklı olduğunu ima eden şeyler. Şimdi bunu popüler kültür yapıyor. Hak eden bir şekilde sıyrılır zaten yoksulluktan. Sıyrılanlar başarılı oluyor, yani doğal seleksiyon.
Tekrar soruyorum, bu insanlar ne yapabilir?
Parasız eğitimi sonuna kadar savunabilirler. Diyeceksin ki zaten savunuyorlar, ne oluyor? Bir kere zaten savunmuyorlar, sol partiler bile bu konuda utangaç. Ben bir şeyde ısrar ediyorum ve bunun önemli olduğunu düşünüyorum.
Örneğin Arjantin'de yağmalar oldu geçen günlerde...
Benim umudum siyasal bir biçimde örgütlenilmesidir. Etrafı talan etmesi değildir. Makul düşündüğünde, insanların tek ses çıkarabildikleri şey mevcut ses çıkarma mekanizmalarını kullanmalarıdır. Bu ad bloke olmuş vaziyette. Parti kurmak da mesele, kimlerle olacak, maddi temelleri ne falan da önemli de ondan öte psikolojik bir blokaj var. İnsanlara vaaz edilen bu yılgınlığı kırmak lazım, bu nasıl olur bilmiyorum. Onun için utanmadan bazı şeyleri söyleyelim. Bu çevrelerin çıkarlarını temsil etme iddiasında olan bazı kesimler tısmış vaziyette. Sınıftan bahsedince sanki demode duruma düşülüyor. Demode duruma düşüverin yani. Bu kadar mı insan kendini sakınır? Mesela ÖDP, kusura bakmasın, aman teorik olarak yanlış bir şey söylemeyelim diye bu kadar çırpınacağına üç tane somut sorunla ilgilense, o enerjiyi oraya harcasa daha iyi olacak. Ödleri kopuyor. Yani daha önce de yazdım, her yoksulluktan bahsedildiğinde sanki Stalin'i savunuyormuş gibi mahcup oluyorlar. Kardeşim, hayır, onu da savunmuyorsun, Allah sana dil vermiş, söyle. Belki neyi savunduklarını kendileri de bilmiyorlar. Ama ben burada burjuva bir mızmızlık görüyorum. İnsan teoride mesnetsiz bir şey söylememek için titizlenir. Uzun vadeli bir şey söyleyeyim, söylediğimin arkasında durayım, vebalinden korkayım. Yoksa, "aman post-modern teoriler icat oldu, benim bu söylediğim şimdi çok demode bulunur, eş dost da bana güler, ayıplar" gibi bir titizlenme olmamalıdır. Aman bana, cahil, demode demesinler. Ya biri kalkar, "Ama Derida?" derse falan. Derse der, sen de bir şey dersin. İmparatorluk'u okudum mesela büyük bir ümitle ve bir mızmızlık manifestosu olduğunu gördüm. Aman toplum demeyim, şimdi Aydınlanmacı bir genel kategori, tekilleştirme olur; aman, çokluk diyeyim. De kardeşim toplum de ya. Anlatmak istediğin şeyi dara soktuğu noktada başka bir şey çıkar.
Türkiye'nin aydın, entelektüel tipolojisinde bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Eskiden entelektüeller kendi ülkelerini, toplumlarını anlamaya çalışırlarmış. Bu başka birçok ülkede hâlâ böyle. Ama Türkiye'de, bugün Marksist teorik dergilerin çoğu da dâhil olmak üzere yalnızca yöntem tartışıyorlar. Bu ülkede kaç köylü vardır, işçi sınıfı nasıl çalışır, kadınlar nasıl yaşar gibi konular kimsenin ilgisini çekmiyor. Kuram konusunda insan bir karar verir, sonra işine bakar.
Uyuyorsa uyuyor, uymuyorsa yolumuza devam ederiz. Tabii.
Böyle faydalı bir durum mümkün olmuyor. Bu anlamda sol örgütlerin bu insanların çalışmalarından faydalanması söz konusu değil.
Aydın, ben çok şey biliyorum, sorumluluğum var falan değildir. Bir şanslı yere doğmuşsun, hayatta bir mesuliyetin var diye düşünüyorum. Bu toplum sana para harcamış, başka insanların sahip olmadığı imkânlarla bazı şeylerden haberdar olmuşsun. Onun sorumluluğunu bekliyorum solculardan. Yoksa şöyle bir şey var, o değil: işte doğrusunu biliyoruz, söylüyoruz, bu dangalaklar adam olmuyor! Ben de takip ediyorum, kendine solcu diyen bir sürü adamın aslında Serdar Turgut'tan farkı yok. Ama o hem zır cahil olduğu için, hem de ar damarı çatlamış olduğu için ifşa ediyor bunları. Şimdi solculuktan sorumlu devlet aydınları var, bunlar eşit oy hakkından bile haz etmezler aslında. Çünkü kalabalıklar bunları dinlemeyip sağ partilere oy veriyor, bunlar da üzülüyor, sinirleniyor, asapları bozuluyor. Bırak eşitliğin derinleştirilmiş hallerini, eşit oy hakkını bile sorguladıklarını okuyorum. AB konusunda ifşa ettiklerinden, esnaf eylemleri sırasında söylediklerinden ve genel olarak söylediklerinden.
Yani bir akıl verme yerine, tahlil faaliyeti söz konusu olmuyor...
Eğer mevzu kendimizin ne kadar şık durduğu veya ne kadar doğru şeyler söylediği değil de, başkasının derdini kaygı etmekse ki solun temeli budur, insan zaten yolunu bulur. Ama demek ki dert bu değil. ÖDP de dâhil olmak üzere dert, bu ülkede kimlerin yaşadığı, nelerin olduğu değil çünkü bu gündem öyle kabarık ki bununla ilgilenince mümkün değil sabahlara kadar Derida okusunlar, bununla birinci dereceden hop oturup hop kalkmıyorlarsa olacağı budur.
Ama çeşitli sol gruplar, Kürt hareketi falan böyle değil.
Evet, ama ben bunları yüzde yüz muhalif sayamıyorum. Toplumsal muhalefet bir yerlerden, bu şartlarda, işte etnik kimlik ya da dini kimlik ön planda olarak filizleniyor. Çünkü siyaset hep farklılık üzerinden şekillenmiş.
Ama özellikle İslamcı hareket seksen sonrası sistemi değil, devleti karşısına aldı.
Evet, hatta devlet karşıtlıkları bu sefer onları çok fazla sistemci yaptı. Çünkü sistem savunuculuğu ister istemez biraz devlet karşıtlığını da barındırıyor. Çünkü devletle kamu karıştırılıyor. O yüzden de devlet karşıtı enerjiler bütün bu özelleştirmeci, serbest piyasacı söyleme eklemlendi. İslamcılık böyle şak diye sağa oturdu. Solun bir kısmı da böyle oldu, "Devletçi mi olalım?" Devletçi olma, mevcut devletin otoriter yapısını eleştir ama kamu ortaklığı diye bir şeyden söz etmen lazım. Bunu karıştırdıkları için devlet karşıtı her şeyin sol olduğunu sanıyorlar. Hele özelleştirme falan hiç konu olmuyordu sol açısından bir zamanlar.
İslamcılar konjonktürel olarak devletle karşı karşıya geldiler ama sistemi hiç sorgulamadılar.
Evet. İslamcılar hiç sistemi sorgulamadı, onların sorguladığı modernizmdi. Ve modernizmden kastedilenin içerisinde de kapitalizmin payı fazla değildi. Kapitalizm merkezli bir modernizm eleştirisi değil, daha ziyade kültürel odaklı, pozitivizmin Batılı kültürel kodlarına hedeflenmişti, odaklanmıştı. Dolayısıyla içerisinde ciddi bir anti-kapitalist damar barındırmıyordu. Belki tek tek insanlar vardı, ama ana damar bu değildi.
Sen inançlı bir aileye mi doğdun?
Ben ateist bir aileye doğmadım ama fazlasıyla seküler bir aileye doğdum. Tipik Türk sosyal-demokratı, dinin biraz da geri, köylü, alt tabaka insanlara mahsus olduğunu düşünen bir ailem vardı. Hiç dini bir telakki alarak büyümedim. Büyüklerle de içli dışlı değildik. Ailede öyle aşkın taşkın bir dindar insan yoktu. Annem çok genç olduğu için beni halam büyütmüştü zaten. Ve ailem için benim Müslüman olduğumu belirtmem büyük bir hayal kırıklığıdır.
Sonra sen nasıl Müslüman oldun? Hiç ateist olmuş muydun?
Ateist olmadım. Kafa yoracak bir durumum olmamıştı dine. Muhtemelen ilk Hıristiyanlıkla ilgilendim, işte edebiyat, Dostoyevski falan. Orada tabii çok referans var Hıristiyanlığa, İncil okudum, hâlâ da çok severim İncil'i. Öyle öyle dine bir yönelme oldu, yirmi beş yaşından sonra, otuzdan sonra daha belirginleşmeye başladı. Uygulama işleri daha sonra, ilk defa, İngiltere'deydim ve Ramazan'da içki içmemeye başladım. Sanırım otuz beş yaşımda da ilk defa oruç tuttum.
Örtünmüyorsun, ramazan dışında içki içiyor musun?
İçiyorum ve ailemin de tek güvendiği şey o. Her yaz gittiğimde beni içki içerken görünce içleri rahatlıyor.
Yani gündelik hayatını çok değiştirmedin?
Geçmiş hayatımı düşünüyorum da benim için Ramazan'da bile ibadet yapmak çok büyük fark.
Ama örtünmüyorsun.
Örtünmüyorum ama bunu da çok sorun etmiyorum. İçimden örtünmek gelmiyor. Bunların bazısı zaaf meselesi. Mesela içki kesinlikle haram. Bu kesin. Ama o mu daha günah bu mu, buna karar verecek olan da ben değilim. Ben her Müslüman'ın, her inananın günah işleme özgürlüğü olduğunu düşünüyorum. Öyle bir özgürlüğümüz olmasa sevap işlemenin de bir manası olmaz zaten. Ama inançla birlikte dünyaya bakışım müspet manada gelişti diyebilirim. Mesela solculuğumun perçinlendiğini düşünüyorum. Bir arkadaşım var, "Sol ve İslam" diye bir makale yazdı, onun başına çok sevdiğim bir epigram koydu Latin Amerikalı bir rahipten, "Kapitalizmin ne olduğunu Marx'tan öğrendim, ona neden karşı çıkmam gerektiğini ise İncil'den." Onun gibi yani. Dini rasyonalize etmeye çalıştığın zaman o zaten başka bir şey. Başörtüsünü de stres yapmadım. Eşyaya ve kendime öyle bakarım ki, canım örtünmek ister, kendimi öyle rahat hissederim? Hissetmezsem belki zaafımdandır, belki başka şeydendir, belki Allah bunu murat etmedi, bilemiyorum. İtiraf edeyim, ben çok dekolte giyinmeyi seven biriyim, bu zaten zaaf bence. Bir süre sonra bu beni rahatsız etmeye başladı. Ama o bile yalpalayabiliyor zaman zaman.
Din her zaman insanların otoriteye boyun eğmesinin aracı oluyor. Ne hissediyorsun bununla ilgili?
Siyasal olarak din hep sağda olmuştur çünkü iktidarlar her şeyi absorbe ediliyor. Hıristiyanlık mesela ilk çıkışında itiraz ediyor sonra hemen absorbe olup kurumlaşıyor. Bunu inkar etmeyeyim. Bu modern öncesi toplumda da, modern toplumda da öyle. Ama burada yorumlatan mekanizmaya bakmak lazım. O bahsettiğim Latin Amerikalı rahip gibi de yorumlayabilirsin dini.
Kuran da öyle yorumlanabilir mi?
Tabii yorumlanabilir.
Ama Kuran daha dünyevi meselelere değinen bir din. Ayrıca kuran Allah''ın kelamı. İncil öyle değil, tekrar tekrar yorumlanabilir ve yazılabilir.
İncil de öyle. İsa Allah'ın oğlu.
Ama İncil'i yazan o değil.
Kuran'ın çıkardığı insan modeline baktığında ne kapitalizm çıkar, ne aşkın taşkın bir iktidar modeli çıkar. Solculuk toplumun aksaklıklarına işaret eder, din bizim içimizdeki karanlık taraflara.
Kadınlarla ilgili bir şey sormak istiyorum. Sence kadınlarla erkekler arasında bir iktidar ilişkisi var mı?
Hayır. Cinsten kaynaklanan bir eşitsizlik olduğuna inanmıyorum. Başka şeylerden kaynaklanan ve cinsler arasındaki ilişkiyi de etkileyen şeyler var. Ama mesela burjuva kadınlar arasında böyle bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Orada bakıyorsun ki alan memnun satan memnun. Onlar açısında ne olabilir işte bir meta olmak?
Emek sömürüsü yok mu hiç?
Burjuva kadınları için yok.
Dışarıda çalışmıyor?
Ama çalışamaz değil. Bu bir seçim meselesi. Burjuva hayatından bahsediyorum, kadınlar bu pazarlıktan memnundur. Yani kendine bakacak birini bulup, onu tapulayıp, buna da evlilik deyip? Ben bunda sömürü görmüyorum, çirkin bir pazarlık görüyorum. Ama o onları ilgilendiren bir şey. Normalde burjuva kadınlarının çalıştıkları falan yok. Her şeyi böyle sabah beşte yollara düşmüş temizlikçiler falan yapıyor. Sömürü alt sınıflarda olan bir şey. İstiyorlarsa burjuva kadınlar da bir iş bulsunlar, çalışsınlar etsinler.
İnsanlar toplumun dışında oluşturabiliyorlar mı kendilerini?
Şartlanma diyorsun. Benim çevremdeki kadınlar benim yaptığımı yapma şansına sahiplerdi.
Kadınlar burjuvanın karısı olabiliyorlar ama kendisi olamıyorlar. BM rakamlarına göre toplam mülkün sadece yüzde 3'ü kadınların...
Buna neler sebep olmuştur bunu tartışabiliriz ama erkekler erkek olma hasebiyle kadınları sömürüyor değil.
İkisi de işe gidiyor, eve geliyorlar kadın çalışıyor, adam çalışmıyor...
Bu da sınıfsal bir şey. Bazı sınıfların kadınları sadece ev kadını olmak üzere eğitiliyorlar, bazı sınıfların kadınları ise okula falan gönderiliyorlar.
Ama esas işe ihtiyacı olan o kadınlar değil mi? Sizin Karadeniz?de kadınlar çalışırken adamlar oturmuyor mu?
Ama orada bir sürü sorun var, bundan ayrı nasıl bunu düşünürüz bilmiyorum. Yani hukuki düzenlemeler dışında bir kadın...
Hayır toplumsal bir şeyden söz ediyorum, tıpkı deminki gibi.
Ben ancak kadınların hukuk önünde eşit olmasını savunabilirim ki bu mevcut ileri toplumlarda. Çalışmak için koca izni kaldırıldı değil mi?
Kaldırıldı. Kadınlar epey uğraştı ama.
Kadınların çalışmaları ve eğitilmeleri sağlandıktan sonraki kısmı zaten tamamıyla eğitim şeyi. Yani kadınları daha fazla eğiteceksin.
Adamlar da değişse?
Toplu bir kurtarma projesiyle ilgiliyim ben.
Yani başka bir toplumsal düzenleme olsa. Biliyoruz ki toplumsal düzenlemeler yasalarla bağlantılı değil. Şimdi tarımda ücretsiz çalışanlar kadın, ürüne el koyanlar erkek?
Ben insanlığı top yekun değiştirecek politikaların dışında münhasıran bir kadın politikasına ihtiyaç var mıdır, onu tartışıyorum.
Ben böyle bir eşitsizlik var mı, onu soruyorum.
Böyle bir eşitsizlik var tabii. Genel dönüştürücü politikaların dışında bir politikaya gerek var mı bu konuda?
Genel dönüştürücü bir politika bu ya da böyle politikaların parçası. Müslümanlığı kadınlar açısından sorunlu bulmuyor musun?
Miras ve çok kadınla evlenme konusunda bariz bir eşitsizlik var kadınla erkek arasında.
Söyleşi: ayşe düzkan
Pazartesi, Şubat 2002, Sayı 82